“Did I dream you dreamed about me ?
Were you hare when I was fox ?
Now my foolish boat is leaning
Broken lovelorn on your rocks
For you sing
‘Touch me not, touch me not
Come back tomorrow
Oh my heart, oh my heart
Shies from the sorrow’”
“One Billion Rising” hareketiyle ilgili içime sinmeyen bir şeyler var.
Öncesinde itiraf etmeliyim ki harekete ait kısa filmi izlediğimde gerçekten heyecanlanmadım değil. Eylemin 14 Şubat’ta gerçekleşecek olması manidardı; erkeklerin “sevgi”si her yıl binlerce kadın katlediyorsa bu “sevgi”ye dair bir şeyler tam da Sevgililer Günü’nde söylenmeliydi. Slogan atmalı- bağırmalı çağırmalı- ıslıklı düdüklü eylem biçimlerinin dışında kalan hareketler beni her zaman heyecanlandırır; hele ki bu kendi sesini bulmaya çalışan bir kadın eylemiyse. Sevmemek için herhangi bir sebep yoktu; umut vaad ediyordu, şiddetsizdi, coşkuluydu, birleştiriciydi, akıllara Emma Goldman’ı getiriyordu…
Eylem günü yaklaşınca feminist örgütlenmelerden tanıdığım, veyahut da o çevreyle aktif olarak bir bağı bulunmayan bir sürü kadın arkadaşımdan gelen “Gidelim mi?” ler de çoğaldı, fikir herkesi çok heyecanlandırıyordu. Gitmeden önce koreografiyi de az buçuk bilmeliydik tabii, çünkü eylemin tek bir şarkısı ve koreografisi vardı. Koreografiyi öğreten bir kaç video karıştırmaya başladım. İzledikçe hissettiğim şey coşku ve hevesten ziyade “sanırım şu anda neden-bilmiyorum-ama-adını-koyamadığım-yanlış-bir-şey-yapmak-üzereyim” duygusu oldu.
Videoların çoğunu izledim, videoda dans eden kadınlara baktım, beni eyleme çağıran arkadaşlarımı düşündüm. Kendime baktım; eğitimliydim, bu sebeple toplumda kabul ve saygı görmekte herhangi bir zorluk yaşamamıştım. Aile bakımından da şanslıydım, attığım her adımda cinsiyetimi ve bunun getirdiği “görev ve sorumlulukları” bana sürekli hatırlatan bir ailem de yoktu, ne yaparsam hep yanımdalardı. Kendi param vardı. Sokaklar bana da aitti biliyordum, geceleri sokakta yürüyebiliyordum. Şanslıydım, bir çok bakımdan. Bu tabi ki demek değil ki asla ve asla ataerkinin hayatıma sızmadığı hiçbir tecrübem olmadı. Zaten gerçekten dürüstçe ve açık yüreklilikle söylediklerine inanarak, hangi kadın bu cümleyi kurabilir? Hem bunu dersem cinsiyetçiliğin o en beter kılığının; örtük cinsiyetçiliğin gözlerimi kör ettiğini kabul etmiş olurum ve sadece gördüklerimle yetinmiş olurum. Gördüklerinle yetiniyor olmak da en büyük körlük.
Acılar arasında büyüklük küçüklük kurmak değil niyetim, ancak travmatik dahi olsa yaşadığım tecrübeler beni “steril” olmaktan alıkoymuyor. Eylem çağrısı bütün kadınlara yapıldıysa da, o gün biliyorum ki meydanları benim gibi “steril”ler doldurdu. Benim gibi steriller, o dans koreografisi videolarındaki dansçı kızlar gibi steriller, beni eyleme çağıran arkadaşlarım gibi steriller. Meydanları doldurduk ve dans ettik; dans edebiliyorsak bu bizim devrimimizdir dedik. “Bizim” olmasından ziyade bu noktada şunu sormak gerekiyor o halde, biz zaten “dans edebilenler” isek, bizim dans ediyor olmamız bir devrim midir?
Tabi ki kelimenin tam anlamıyla bir devrim yapılacağının hayalini kuruyor değildim o gün o meydanlarda, ama dans eden kalabalıkları gördükçe hissettiğim şey şiddete uğramış kadınlara verilebilecek bir umut ışığı falan olmadı. Daha o sabah kocası tarafından çocuklarının gözü önünde dövülmüş bir kadın olarak o görüntüleri izlediğimi hayal ettim, hissettiğim şey yalnızlık duygusundan kurtulmuşluk ve bunun verdiği coşku falan olmazdı; açıkçası ben kendimi bu durumda çok daha yalnız hissederdim. “Dans edin” derdim, dans edin genç kızlar ve kadınlar, siz zincirlerinizi kırın; benim prangalarım şuracıkta dursun.
Amacım eyleme gidenlere yanlış bir şey yaptığını anlatmak değil; zaten 14 şubat gecesi karın ağrılarından kıvranmıyor olsaydım o sabah kalkıp ben de eyleme giderdim. En azından kalabalığı görmek için, slogansız eylem nasıl oluyor görmek için, insanlar nasıl tepki veriyor gözlemlemek için. Gidemedim ve gidenleri de eleştirmiyorum, elbette ki niyet çok içtendi ve önemliydi, yapıldığı gün manidardı, eylemin farklı bir dili vardı. Ama bir durup düşünüyorum da, yaşanan şiddete karşı yapabileceğimiz şey… dans etmek mi? Zorla çalıştırılan bir seks işçisi, veya bir çocuk gelin, veya yaşadığı her gün ve gece erkek şiddetiyle geçen bir kadın olmayışımızı dans ederek kutlayan gibi bir havamız yok muydu o meydanlarda? Bunlara şükrediyor gibi değil miyiz sizce orada dans ederken?
Üzgünüm ama benim yaşanan şiddet karşısında hissettiğim tek duygu öfke. Yapılan şiddetin kendisi kadar yıkıcı olan duygu, şiddetin kendisi olan o duygu; öfke. Hissettiğim duygu benim kişisel olarak eylem biçimlerimi de belirliyor, içinde yer aldığım bütün eylemler benden de bir parça, bir duygu taşıyor. Şiddeti bertaraf etmeye çalışırken beni harekete geçiren duygunun da şiddet içeriyor olması yanlış, biliyorum. Ama aklıma da başka bir şey gelmiyor, başka da bir şey hissetmiyorum. Ben içimde öfke varken dans edemem.
Başka türlü ses çıkarma biçimleri bulmak gerekiyor bu yüzden, ama “erkek aklım”ızın bizi sınırladıklarının dışında. Şiddetsiz ama güçlü, yıkıcı olmayan ama naif de olmayan bir şeyler bulmak gerekiyor. Ve her ne kadar yukarıda saydığım onca sebebim de olsa, asla şanslı olduğuma şükretmemem ve bununla yetinmemem gerekiyor.